Ata Parti Genel Başkan Danışmanı Sema Ünal’dan Gündeme Dair

0
6

Bazı isimler üzerinden yapılan “siyasal İslam dine en büyük zararı verdi” yorumu içerik olarak tartışılabilir ve ciddiye alınabilir. Çünkü ortada inkâr edilemeyecek bir gerçek var.

Dini referanslarla yürütülen siyasetin, güçle temas ettiği noktada ahlaki aşınma üretmesi Türkiye’de çok somut sonuçlar doğurdu.

Ancak mesele burada bitmiyor.

Bu isimler, eleştirdikleri sistemin kurucu ve yürütücü kadroları arasında yer almış kişiler. Yani bugün teşhis ettikleri sorunun oluşum sürecinde ya aktif rol aldılar ya da sessiz kaldılar. Bu yüzden toplumun güven refleksi devreye giriyor.

Türkiye’de artık insanlar şu soruyu soruyor:

“Yanlış o zaman da yanlıştı. O gün neredeydiniz?”

Bu soru siyasal değil, ahlaki bir sorudur.

Son 20 yılda yaşanan en büyük kırılma ideolojik değil; etik kırılmadır.

Devlet dili, siyaset dili ve dini söylem arasında kurulan ittifak;

Liyakat ilkesini zedeledi,

Eleştiriyi düşmanlaştırdı,

Gücü kutsallaştırdı,

Hesap verilebilirliği zayıflattı.

Bunun sonucunda dine yönelen eleştiriler de arttı. Çünkü din, siyasi kalkan olarak kullanıldığında, siyasal hataların faturası da dine kesildi.

Ancak burada başka bir problem daha var:

Sistemin içinden gelen eleştiriler, çoğu zaman “ahlaki yüzleşme” değil “pozisyon kaybı sonrası itiraz” olarak algılanıyor.

Toplum artık söz değil, bedel ödemiş tutarlılık görmek istiyor.

Bugün Türkiye’de güven krizi derinleşmişse bunun nedeni sadece yapılan hatalar değil, o hatalar karşısındaki suskunluklardır.

Dolayısıyla:

Evet, siyasal İslam pratiğinin dine zarar verdiği eleştirisi meşrudur.

Ama bu eleştiriyi yapanların geçmiş sorumluluğu da meşrudur.

Türkiye’nin ihtiyacı yeni itiraflar değil, yeni bir ahlaki siyaset anlayışıdır.

Bugün bazı eski AK Partili isimlerin “siyasal İslam İslam’a en büyük zararı verdi” demesi, aslında gecikmiş bir itiraftır.

 

Bu tespitin kendisi yanlış değildir. Dini referanslarla siyaset yapıp, iktidar pratiğinde adaleti, liyakati ve şeffaflığı zedelediğinizde; sadece devlete değil, inanca da zarar verirsiniz.

Ancak burada esas mesele şudur:

Bu düzenin kurulmasında ve sürdürülmesinde aktif rol almış isimlerin bugün ortaya çıkıp eleştiri yapması, toplumsal hafızayı yok saymaktır.

Bülent Arınç yıllarca iktidarın en üst kademelerinde yer aldı.

Mustafa Yeneroğlu sistemin içinde önemli görevlerde bulundu.

Eğer bugün bir “ahlaki yıkım”, “itibar kaybı”, “adalet erozyonu”ndan söz ediliyorsa, bu sadece bir dış gözlem değil; aynı zamanda geçmişte ortak olunan bir pratiğin sonucudur.

Toplumun güven sorunu tam da buradan kaynaklanıyor.

Sorun sadece siyasal İslam’ın dine verdiği zarar değildir; sorun, gücü elinde tutarken susup, güç zayıfladığında konuşma refleksidir.

Bu durum eleştiriyi haklı kılsa bile, eleştireni otomatik olarak güvenilir yapmaz.

Türkiye’nin yaşadığı kriz ideolojik değil, etik bir krizdir.

Amaç için her yolu mubah gören anlayış, hem devleti hem toplumu hem de dini aşındırmıştır. Bugün yapılan çıkışlar, samimi bir yüzleşmeden çok, pozisyon düzeltme çabası gibi algılanmaktadır.

Gerçek yüzleşme;

“Evet, bu sistemin kurulmasında payımız var” diyebilmekle başlar.

Bunun dışında kalan her söz, içerik olarak doğru olsa bile, siyasi sorumluluktan kaçış olarak okunur ki, bizim buna tamamiyle inanmamız olası değildir.